Güven yoksa geriye sadece kalabalık kalır
İşletme sahipleri arasında gerçek deneyim paylaşımı, tarafların kendilerini makul ölçüde güvende hissetmesini gerektirir. İnsanlar yalnızca başarılarını değil, yanlış kararlarını da anlatabilmeli. Bilmediği konuda “bilmiyorum” diyebilmeli. Paylaşılan hassas bir meselenin ertesi gün başka bir masada konuşulmayacağına güvenebilmeli.
Güven, herkesin birbirini onaylaması anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü bir ilişki size gerektiğinde itiraz edebilen ilişkidir. Sizi rahatlatmak için duymak istediğinizi söyleyen değil, gördüğü riski saygıyla masaya koyan insan değerlidir.
Bu nedenle topluluklarda güven sloganla kurulmaz. Üyelerin nasıl seçildiği, satış baskısının nasıl sınırlandırıldığı, gizliliğin nasıl korunduğu, katkı verme kültürünün nasıl teşvik edildiği ve kuralların herkese aynı biçimde uygulanıp uygulanmadığı belirleyicidir.
Güven tekrar eden davranışlardan doğar. Bir kez kazanıldığında da sınırsız değildir; özenle korunması gerekir.
Ama her kalabalığa da topluluk demeyelim
Bugün “topluluk” kelimesini biraz kolay kullanıyoruz. Bir mesaj grubuna yüzlerce kişi ekliyoruz, insanları aynı salona topluyoruz, arka arkaya etkinlik yapıyoruz. Sonra da “Topluluğumuz büyüyor” diyoruz. Peki gerçekten büyüyen ne? İnsan sayısı mı, ilişkilerin değeri mi?
İşlevsiz ortamlarda tablo genellikle benzerdir: Herkes kendini anlatır, çok az kişi gerçekten dinler. Sohbetler hızla satış sunumuna dönüşür. Aynı isimler sürekli görünürken diğer üyeler izleyici olarak kalır. Etkinlik bittiğinde ilişkileri sürdürmek için bir neden veya düzenek yoktur. İnsan sayısı artar; güven birikmez.
Nitelikli bir topluluk ise üyelerinden yalnızca “Ne alabilirim?” sorusunu değil, “Neye katkı sunabilirim?” sorusunu da sormalarını bekler. İnsanları yalnızca unvanlarına göre değil, deneyimlerinin çeşitliliğine ve paylaşma isteğine göre bir araya getirir. Her konuşmayı ticari fırsata çevirmeye çalışmaz; çünkü uzun vadeli değerin önce güvenden doğduğunu bilir.
Bu yaklaşım etkinlik tasarımını da değiştirir. Kalabalık sahne konuşmalarının yanında küçük akran masaları, gerçek vaka paylaşımları, farklı sektörleri buluşturan oturumlar ve etkinlik sonrasında devam eden temaslar gerekir. İnsanların yalnızca başarılarını değil, neyin çalışmadığını da konuşabildiği alanlar oluşmalıdır.
Topluluğun gerçek ölçüsü, kaç kişinin aynı salonda bulunduğu değil; o salondan çıktıktan sonra kaç nitelikli ilişkinin yaşamaya devam ettiğidir.
Hep aynı insanlarla konuşunca ne oluyor?
Yakın çevrenin büyük bir avantajı vardır: Sizi ve sektörünüzü hızlı anlar. Aynı dili konuşursunuz. Sorunu uzun uzun açıklamanız gerekmez. Fakat bu yakınlık zamanla bir kör noktaya dönüşebilir.
Aynı sektörden, benzer ölçekte, aynı şehirde ve benzer geçmişe sahip insanlar doğal olarak bazı ortak varsayımlar geliştirir. Bir süre sonra herkes birbirinin fikrini doğrulamaya başlayabilir. Oysa yeni fikirlerin önemli bir kısmı, birbirine benzemeyen deneyimlerin karşılaştığı yerde ortaya çıkar.
Dünya Bankası literatüründe “bağlayıcı” ilişkiler benzer insanlar arasındaki yakınlığı; “köprü kuran” ilişkiler ise farklı gruplar arasındaki bağlantıları anlatır. İşletmelerin ikisine de ihtiyacı vardır. Yakın bağlar güveni derinleştirir. Farklı bağlar ise görüş alanını genişletir.
Bir üretim işletmesi abonelik modelini yazılım dünyasından öğrenebilir. Bir perakendeci saha operasyonuna lojistik sektörünün gözüyle bakabilir. Bir hizmet şirketi müşteri deneyimini konaklama sektöründen aldığı bir fikirle yeniden tasarlayabilir.
Sosyal sermayenin gücü yalnızca kime yakın olduğunuzda değil, hangi farklı dünyalar arasında köprü kurabildiğinizde saklıdır.
İnovasyon deyince aklımıza hemen teknoloji yatırımı ya da büyük bir Ar-Ge bütçesi geliyor. Oysa bazen fiyatlama biçiminizi değiştirirsiniz. Bazen müşteri deneyimini baştan tasarlarsınız. Bazen başka bir sektörde gördüğünüz dağıtım yöntemini kendi işinize uyarlarsınız. Bunların hepsi gerçek yenilik.
Araştırmalar da aynı yere işaret ediyor. Nahapiet ve Ghoshal, sosyal sermayenin bilgi paylaşımını ve yeni bilginin oluşmasını kolaylaştırdığını söylüyor. KOBİ’ler üzerine yapılan çalışmalar da farklı çevrelerden gelen fikirlerin ve kaynakların inovasyonu besleyebildiğini gösteriyor.
Burada kritik nokta fikri olduğu gibi kopyalamak değil. Başka bir sektörde çalışan uygulamanın hangi ilkeye dayandığını anlamak ve onu kendi koşullarınızda küçük bir denemeyle sınamak gerekir. Güvenilir bir çevre size yalnızca fikir vermez; denemenizin sonucunu konuşabileceğiniz bir öğrenme döngüsü de sunar.
Bu yüzden nitelikli bir iş topluluğunun değeri etkinlik sayısıyla ölçülemez. Asıl soru şudur: Bu topluluk yeni bir düşünceyi, daha iyi bir soruyu veya işletmede uygulanan somut bir denemeyi tetikliyor mu?
Sosyal Sermaye Hakkında En Çok Sorulanlar
Sosyal sermaye nasıl geliştirilir?
Daha fazla kartvizit toplayarak değil; ilişkileri sürdürerek. Yalnızca ihtiyacınız olduğunda aramayın. Deneyiminizi paylaşın, doğru insanları tanıştırın, farklı sektörlerden insanları merakla dinleyin ve verdiğiniz sözleri tutun.
Kaynaklar ve İleri Okuma
Dünya Bankası — Measuring Social Capital. Kaynağı inceleyin
Nahapiet & Ghoshal (1998) — Social Capital, Intellectual Capital, and the Organizational Advantage. Araştırmayı inceleyin
Griffin-EL (2014) — Network diversity, closeness and innovation. Araştırmayı inceleyin